1. ez(il)mek, hurdahaş etmek/olmak.
    The tree fell on top of the car and crushed it.
  2. parçala(n)mak, öğüt(ül)mek.
    This machine crushes wheat grain to make flour.
  3. basmak, sık(ış)mak, tazyik etmek, özünü çıkarmak.
    to crush cottonseed to produce oil.
    Please
    crush up a little: Lütfen biraz sıkışınız.
  4. kucaklamak, kolları arasında kuvvetle sıkmak/sıkıştırmak.
  5. bastırmak, tenkil/bertaraf etmek, boyun eğdirmek, sindirmek, önlemek.
    to crush a revolt. The military
    government has successfully crushed all opposition.
  6. sus(tur)mak, kedere/utanca boğ(ul)mak/garketmek/garkolmak, şaşkına çevirmek.
  7. zulmetmek, gadretmek, baskı yapmak, üzerine yüklenmek.
    to crush the poor.
  8. zorla/kalabalığı sıkıştırarak ilerlemek, kalabalığı yarıp geçmek.
  9. ez(il)me, parçala(n)ma.
  10. baskı, tazyik.
  11. (büyük) kalabalık, izdiham.
    There was such a crush on the train that I could hardly breathe.
    crush-
    barrier: barikat, kalabalığı kontrol için yola konulan engel.
  12. (a) tutku, tutkunluk, meftunluk, meftuniyet, düşkünlük, şiddetli ve geçici sevgi.
    have a crush on
    someone: birisine deli gibi âşık olmak, çılgınca sevmek. (b) çok sevilen/meftun olunan kimse/şey.
  13. sıkma meyve suyu ile yapılmış içki.
    Would you like some more orange crush?